Ana sayfa / Indian path · level 2 / Ders 21 / 25

Kilitli

Cedel, hitâbet, şiir ve muğâlata

3. Seviye'ye dön

Preview

A look at lesson 21 of level 2. Level 2 opens after level 1; until then you can read this lesson, but its test and the way on stay closed.

Indian path · level 2 · al-Mirqāt · Ders 21 / 25

Cedel, hitâbet, şiir ve muğâlata

Beş sanat

الصِّنَاعَات الخَمْس

Arabic text after the print of Deoband after 1336/1917 · translation by The Mantiqi, draft

About this text

al-Mirqāt المِرْقاة

Faḍl-i Imām Khayrābādī (d. 1243 or 1244/1828–29)

Text
Arabic: al-Mirqāt, with al-Shīrkūtī's gloss al-Mirʾāt (gloss not reproduced), checked against the Delhi print of 1286/1869 (Sayyid al-Maṭābiʿ); vowel marks added by The Mantiqi (draft), Kutub Khāna Iʿzāziyya, Deoband after 1336/1917 View the scan
Translation
The Mantiqi's own; a draft.
Review
Draft, awaiting review by Ustadh Muhammad Yusuf.

Metin Faḍl-i Imām Khayrābādī

فَصْلٌ

القِياسُ الجَدَلِيُّ قِياسٌ مُرَكَّبٌ مِنْ مُقَدِّماتٍ مَشْهُورَةٍ أَوْ مُسَلَّمَةٍ عِنْدَ الخَصْمِ، صادِقَةً كانَتْ أَوْ كاذِبَةً. وَالأَوَّلُ ما تَطابَقَ فِيهِ آراءُ قَوْمٍ: إِمّا لِمَصْلَحَةٍ عامَّةٍ، نَحْوُ: «العَدْلُ حَسَنٌ» وَ«الظُّلْمُ قَبِيحٌ» وَ«قَتْلُ السّارِقِ واجِبٌ»؛ أَوْ لِرِقَّةٍ قَلْبِيَّةٍ، كَقَوْلِ أَهْلِ الهِنْدِ: «ذَبْحُ الحَيَوانِ مَذْمُومٌ»؛ أَوِ انْفِعالاتٍ خُلُقِيَّةٍ أَوْ مِزاجِيَّةٍ؛ فَإِنَّ لِلأَمْزِجَةِ وَالعاداتِ دَخْلًا عَظِيمًا فِي الاعْتِقاداتِ، فَأَصْحابُ الأَمْزِجَةِ الشَّدِيدَةِ يَرَوْنَ الانْتِقامَ مِنْ أَهْلِ الشَّرارَةِ حَسَنًا، وَأَصْحابُ الأَمْزِجَةِ اللَّيِّنَةِ يَرَوْنَ العَفْوَ خَيْرًا؛ وَلِذٰلِكَ تَرَى النّاسَ مُخْتَلِفِينَ فِي العاداتِ وَالرُّسُومِ، وَلِكُلِّ قَوْمٍ مَشْهُوراتٌ خاصَّةٌ بِهِمْ، وَكَذا لِكُلِّ صِناعَةٍ؛ فَمِنْ مَشْهُوراتِ النَّحْوِيِّينَ: «الفاعِلُ مَرْفُوعٌ، وَالمَفْعُولُ مَنْصُوبٌ، وَالمُضافُ إِلَيْهِ مَجْرُورٌ»، وَمِنْ مَشْهُوراتِ الأُصُولِيِّينَ: «الأَمْرُ لِلوُجُوبِ». وَالثّانِي ما يُؤَلَّفُ مِنَ المُسَلَّماتِ بَيْنَ المُتَخاصِمَيْنِ. وَلِلمَشْهُوراتِ شَبَهٌ بِالأَوَّلِيّاتِ، وَتَجْرِيدُ الذِّهْنِ وَتَدْقِيقُ النَّظَرِ يُفَرِّقُ بَيْنَهُما. وَالغَرَضُ مِنْ صِناعَةِ الجَدَلِ إِلْزامُ الخَصْمِ وَحِفْظُ الرَّأْيِ.

Cedelî , doğru olsun yanlış olsun, (meşhûrât) ya da hasma göre kabul edilmiş () bir kıyastır. Birinciler, bir topluluğun görüşlerinin üzerinde birleştiği öncüllerdir: ya genel bir maslahat sebebiyle, “Adalet güzeldir”, “Zulüm çirkindir” ve “Hırsızın öldürülmesi vaciptir” gibi; ya kalp inceliği sebebiyle, Hint halkının “Hayvan kesmek yerilmiştir” sözü gibi; ya da ahlâkî veya mizacî infiallerle (etkilenimlerle). Çünkü mizaçların ve âdetlerin inançlarda büyük payı vardır: sert mizaçlılar şerlilerden intikam almayı güzel, yumuşak mizaçlılar ise affetmeyi daha hayırlı görür. Bu yüzden insanları âdetlerde ve göreneklerde farklı görürsün; her topluluğun kendine özgü meşhûrâtı vardır, her sanatın da öyle. Nahivcilerin meşhûrâtından: “Fâil merfû, mef'ûl mansûb, muzâfun ileyh mecrûrdur.” Usûlcülerin meşhûrâtından: “Emir vücûb (gereklilik) içindir.” İkinciler ise iki hasım arasında kabul edilmiş olanlardan oluşur. Meşhûrâtın evveliyyâta benzerliği vardır; zihni [bu etkilerden] soyutlamak ve dikkatli bakmak ikisini birbirinden ayırır. sanatından maksat hasmı ilzam etmek ve görüşü korumaktır.

al-Mirqāt · s. 50

فَصْلٌ

القِياسُ الخَطابِيُّ قِياسٌ مُفِيدٌ لِلظَّنِّ، وَمُقَدِّماتُهُ مَقْبُولاتٌ مَأْخُوذاتٌ مِمَّنْ يُحْسَنُ الظَّنُّ فِيهِمْ، كَالأَوْلِياءِ وَالحُكَماءِ. وَأَمّا المَأْخُوذاتُ مِنَ الأَنْبِياءِ عَلَيْهِمْ وَعَلَى نَبِيِّنا الصَّلاةُ وَالسَّلامُ، فَلَيْسَتْ مِنَ الخَطابَةِ؛ لِأَنَّها أَخْبارٌ صادِقَةٌ مِنْ مُخْبِرٍ صادِقٍ دَلَّ عَلَى صِدْقِهِ المُعْجِزَةُ، وَلا مَجالَ لِلوَهْمِ فِيها حَتَّى يَتَطَرَّقَ إِلَيْها الخَطَأُ وَالخَلَلُ، فَالقِياسُ المُرَكَّبُ مِنْها بُرْهانِيٌّ قَطْعِيُّ المُقَدِّماتِ؛ أَوْ مَظْنُوناتٌ يُحْكَمُ فِيها بِسَبَبِ الرُّجْحانِ، وَيَنْدَرِجُ فِيها الحَدْسِيّاتُ وَالتَّجْرِبِيّاتُ وَالمُتَواتِراتُ الَّتِي لَمْ تَبْلُغْ إِلَى حَدِّ الجَزْمِ، بِسَبَبِ عَدَمِ شُعُورِ العِلَّةِ، أَوْ عَدَمِ بُلُوغِ عَدَدِ المُخْبِرِينَ إِلَى مَبْلَغِ التَّواتُرِ. وَلِهٰذِهِ الصِّناعَةِ مَنْفَعَةٌ عَظِيمَةٌ فِي تَنْظِيمِ أُمُورِ المَعاشِ وَتَنْسِيقِ أَحْكامِ المَعادِ، إِمّا بِاسْتِعْمالِها أَوْ بِالاحْتِرازِ عَنْها؛ وَلِذٰلِكَ كِبارُ الحُكَماءِ يَسْتَعْمِلُونَ تِلْكَ الصِّناعَةَ كَثِيرًا، وَيَعِظُونَ بِالكَلامِ الخَطابِيِّ جَمًّا غَفِيرًا، لا بُدَّ أَنْ تَكُونَ المُقَدِّماتُ المُسْتَعْمَلَةُ فِيها مُقْنِعَةً لِلسّامِعِينَ، مُفِيدَةً لِلواعِظِينَ.

Hitâbî , ifade eden bir kıyastır. ya kendileri hakkında hüsnüzan beslenen kimselerden, evliya ve hükemâ (filozoflar) gibi, alınmış makbûlâttır. Peygamberlerden —onlara ve Peygamberimize salât ve selâm olsun— alınanlar ise hitâbetten değildir; çünkü bunlar, doğruluğuna mucizenin ettiği doğru sözlü bir haber verenden gelen doğru haberlerdir; onlarda vehme, hata ve kusurun sızabileceği bir yer yoktur. Dolayısıyla bunlardan kıyas burhânîdir, öncülleri kesindir. Ya da [öncülleri] ağır bastıkları için kendileriyle hükmedilen maznûnâttır. Bunlara, illetin fark edilmemesi ya da haber verenlerin sayısının tevâtür derecesine ulaşmaması sebebiyle kesinlik derecesine ulaşmamış , ve da dahildir. Bu sanatın, ya onu kullanarak ya da ondan sakınarak, dünya hayatının (maâş) işlerini düzenlemede ve âhiretin (meâd) hükümlerini tanzim etmede büyük faydası vardır. Bu yüzden büyük hükemâ bu sanatı çok kullanır ve kalabalık topluluklara hitâbî sözle öğüt verirler. Onda kullanılan öncüllerin dinleyenleri ikna edici, öğüt verenlere faydalı olması zorunludur.

al-Mirqāt · s. 51

فَصْلٌ

القِياسُ الشِّعْرِيُّ قِياسٌ مُؤَلَّفٌ مِنَ المُخَيَّلاتِ، الصّادِقَةِ أَوِ الكاذِبَةِ، المُسْتَحِيلَةِ أَوِ المُمْكِنَةِ، المُؤَثِّرَةِ فِي النَّفْسِ قَبْضًا وَبَسْطًا؛ وَلِلنَّفْسِ مُطاوَعَةٌ لِلتَّخْيِيلِ كَمُطاوَعَتِهِ لِلتَّصْدِيقِ، بَلْ أَشَدُّ مِنْهُ. وَالغَرَضُ مِنْ هٰذِهِ الصِّناعَةِ أَنْ تَنْفَعِلَ النَّفْسُ بِالتَّرْهِيبِ وَالتَّرْغِيبِ. وَاشْتُرِطَ فِي الشِّعْرِ أَنْ يَكُونَ الكَلامُ جارِيًا عَلَى قانُونِ اللُّغَةِ، مُشْتَمِلًا عَلَى اسْتِعاراتٍ بَدِيعَةٍ رائِقَةٍ، وَتَشْبِيهاتٍ أَنِيقَةٍ فائِقَةٍ، بِحَيْثُ يُؤَثِّرُ فِي النَّفْسِ تَأْثِيرًا عَجِيبًا، وَيُورِثُ فِيها حالًا يُوجِبُ تَرَحًا أَوْ فَرَحًا، ثُمَّ لا يَجُوزُ فِيهِ اسْتِعْمالُ الأَوَّلِيّاتِ الصّادِقَةِ، وَيُسْتَحْسَنُ اسْتِعْمالُ المُخَيَّلاتِ الكاذِبَةِ، كَما قالَ العارِفُ الگَنْجَوِيُّ مُخاطِبًا لِوَلَدِهِ وَفِلْذَةِ كَبِدِهِ، بَيْتٌ: «در شعر مپیچ و در فن او * چون اکذب اوست احسن او». وَكَقَوْلِ القائِلِ يَصِفُ الخَنْدَرِيسَ: «لَها البَدْرُ كَأْسٌ وَهْيَ شَمْسٌ يُدِيرُها * هِلالٌ، وَكَمْ يَبْدُو إِذا مُزِجَتْ نَجْمُ». وَقالَ الشّاعِرُ، شِعْرٌ: «لا تَعْجَبُوا مِنْ بِلَى غِلالَتِهِ * قَدْ زُرَّ أَزْرارُهُ عَلَى القَمَرِ»؛ فَشَبَّهَ المَحْبُوبَ بِالقَمَرِ، وَقالَ: لا تَعْجَبُوا مِنِ انْشِقاقِ غِلالَتِهِ؛ لِأَنَّهُ قَمَرٌ زُرَّ عَلَيْهِ الغِلالَةُ، وَكُلُّ قَمَرٍ كَذٰلِكَ فَغِلالَتُهُ تَنْشَقُّ، يُنْتِجُ: غِلالَةُ المَحْبُوبِ تَنْشَقُّ. وَقَدْ يُنْتِجُ اجْتِماعَ النَّقِيضَيْنِ، نَحْوُ: «أَنا مُضْمِرُ الحَوائِجِ بِاللِّسانِ، مُظْهِرُها بِالمَدامِعِ، وَكُلُّ مُضْمِرِ الحَوائِجِ صامِتٌ، وَكُلُّ مُظْهِرِها مُتَكَلِّمٌ»، يُنْتِجُ: «أَنا صامِتٌ مُتَكَلِّمٌ». وَلا يُشْتَرَطُ الوَزْنُ فِي الشِّعْرِ عِنْدَ أَرْبابِ المِيزانِ، نَعَمْ يُفِيدُهُ حُسْنًا، وَالكَلامُ الشِّعْرِيُّ إِذا أُنْشِدَ بِصَوْتٍ طَيِّبٍ ازْدادَ تَأْثِيرُهُ فِي النُّفُوسِ، حَتَّى رُبَّما يُزِيلُ فَرْطُ البَهْجَةِ العَمائِمَ عَنِ الرُّؤُوسِ. وَالأَوائِلُ مِنَ الحُكَماءِ اليُونانِيِّينَ كانُوا أَحْرَصَ النّاسِ عَلَى الشِّعْرِ.

Şiirî , doğru ya da yanlış, imkânsız ya da mümkün, nefse daralma (kabz) ya da açılma (bast) yoluyla tesir eden muhayyelâttan oluşan bir kıyastır. Nefis, boyun eğdiği gibi tahyîle (hayal uyandırmaya) de boyun eğer, hatta daha çok. Bu sanattan maksat, nefsin korkutma ve teşvik (terhîb ve terğîb) ile etkilenmesidir. Şiirde, sözün dilin kanununa uygun akması, nefse şaşırtıcı bir şekilde tesir edecek ve onda keder ya da sevinç doğuran bir hâl bırakacak şekilde eşsiz ve hoş istiareler ile zarif ve üstün teşbihler içermesi şart koşulmuştur. Ayrıca onda doğru evveliyyâtın kullanılması caiz değildir; yanlış muhayyelâtın kullanılması ise güzel görülür. Nitekim Gence'li ârif [Nizâmî], oğluna ve ciğerparesine (kelimesi kelimesine “ciğerinin parçası”) hitap ederek bir beyitte şöyle demiştir: “در شعر مپیچ و در فن او * چون اکذب اوست احسن او” [“Şiire ve onun sanatına dolanma; / çünkü onun en yalanı, en güzelidir.”]. Eski şarabı (handerîs) vasfeden kimsenin şu sözü de böyledir: “لَها البَدْرُ كَأْسٌ وَهْيَ شَمْسٌ يُدِيرُها * هِلالٌ، وَكَمْ يَبْدُو إِذا مُزِجَتْ نَجْمُ” [“Dolunay onun kadehidir; o bir güneştir ki onu bir hilâl dolaştırır; / karıştırıldığında nice yıldız belirir!”]. Şair de şiirinde şöyle demiştir: “لا تَعْجَبُوا مِنْ بِلَى غِلالَتِهِ * قَدْ زُرَّ أَزْرارُهُ عَلَى القَمَرِ” [“Gömleğinin yıpranmasına şaşmayın: / onun düğmeleri ayın üzerine iliklenmiştir.”]. Sevgiliyi aya benzetmiş ve demiştir ki: gömleğinin yırtılmasına şaşmayın; çünkü o, üzerine gömlek iliklenmiş bir aydır; böyle olan her ayın da gömleği yırtılır; bu, “Sevgilinin gömleği yırtılır” verir. Bazen iki nakîzin bir araya gelmesini bile netice verir; şöyle: “Ben ihtiyaçlarımı dilimle gizleyen, gözyaşlarımla açığa vuranım; ihtiyaçlarını gizleyen herkes susandır, onları açığa vuran herkes de konuşandır”; bu, “Ben susan bir konuşanım” sonucunu verir. Mîzan erbâbına [mantıkçılara] göre vezin şiirde şart değildir; evet, ona güzellik katar. Şiirsel söz güzel bir sesle okunduğunda nefislerdeki tesiri artar; öyle ki aşırı sevinç bazen sarıkları başlardan düşürür. Yunan hükemâsının ilkleri, insanlar içinde şiire en düşkün olanlardı.

al-Mirqāt · s. 52

فَصْلٌ

القِياسُ السَّفْسَطِيُّ، وَهُوَ قِياسٌ مُرَكَّبٌ مِنَ الوَهْمِيّاتِ الكاذِبَةِ المُخْتَرَعَةِ لِلوَهْمِ، كَقِياسِ غَيْرِ المَحْسُوسِ عَلَى المَحْسُوسِ، نَحْوُ: «كُلُّ مَوْجُودٍ مُشارٌ إِلَيْهِ». وَلِلوَهْمِيّاتِ مُشابَهَةٌ شَدِيدَةٌ بِالأَوَّلِيّاتِ، وَلَوْلا رَدُّ العَقْلِ وَالشَّرْعِ حُكْمَ الوَهْمِ لَدامَ الالْتِباسُ بَيْنَهُما؛ أَوْ مِنَ الكاذِبَةِ المُشَبَّهاتِ بِالصّادِقَةِ، وَهِيَ قَضايا يَعْتَقِدُها العَقْلُ بِأَنَّها أَوَّلِيَّةٌ أَوْ مَشْهُورَةٌ أَوْ مَقْبُولَةٌ أَوْ مُسَلَّمَةٌ، لِمَكانِ الاشْتِباهِ بِها لَفْظًا أَوْ مَعْنًى، فَتُوقِعُ فِي الغَلَطِ. وَهٰذِهِ الصِّناعَةُ كاذِبَةٌ مُمَوَّهَةٌ، غَيْرُ نافِعَةٍ بِالذّاتِ، نَعَمْ نافِعَةٌ بِالعَرَضِ، بِأَنَّ صاحِبَها لا يَغْلَطُ وَلا يُغالَطُ، وَيَقْدِرُ عَلَى أَنْ يُغالِطَ غَيْرَهُ، وَأَنْ يَمْتَحِنَ بِها أَوْ يُعانِدَهُ. وَصاحِبُ هٰذِهِ الصِّناعَةِ إِنْ قابَلَ الحَكِيمَ يُسَمَّى سُوفِسْطائِيًّا، فَهٰذِهِ الصِّناعَةُ سَفْسَطَةٌ، أَيْ حِكْمَةٌ مُمَوَّهَةٌ مُلَمَّعَةٌ، وَإِلّا فَيُسَمَّى مُشاغِبِيًّا، وَهٰذِهِ مُشاغَبَةٌ، وَعَلَى التَّقْدِيرَيْنِ فَصاحِبُهُ غالِطٌ فِي نَفْسِهِ، مُغالِطٌ لِغَيْرِهِ، وَصِناعَتُهُ مُغالَطَةٌ، وَهِيَ قِياسٌ فاسِدٌ: إِمّا مِنْ جِهَةِ المادَّةِ فَقَطْ، أَوْ مِنْ جِهَةِ الصُّورَةِ فَقَطْ، أَوْ كِلَيْهِما.

Safsatî , vehmin uydurduğu yanlış vehmiyyâttan bir kıyastır; duyulur olmayanı duyulur olana kıyas etmek gibi; “Her mevcut kendisine işaret edilebilendir” gibi. Vehmiyyâtın evveliyyâta güçlü bir benzerliği vardır; akıl ve şeriat vehmin hükmünü reddetmeseydi, ikisi arasındaki karışıklık sürüp giderdi. Ya da doğrulara benzeyen yanlışlardan () mürekkeptir: bunlar, ya da anlam bakımından onlara benzedikleri için aklın evvelî, , makbul ya da olduğuna inandığı önermelerdir; böylece hataya düşürürler. Bu sanat yanlış ve sahtedir (mümevveh); bizzat faydalı değildir; evet, bilaraz (dolaylı olarak) faydalıdır: ona sahip olan ne yanılır ne de yanıltılır; başkasını yanıltmaya, onunla [başkasını] sınamaya ya da ona karşı inat etmeye de güç yetirir. Bu sanatın sahibi hakîmin (filozofun) karşısına çıkarsa sûfestâî (sofist) diye adlandırılır ve bu sanat safsatadır, yani sahte, cilalanmış bir hikmettir; hâlde müşâğibî (kavgacı) diye adlandırılır ve bu da müşâğabedir. Her iki takdirde de sahibi kendisi yanılan, başkasını yanıltandır; sanatı da muğâlatadır. O, fâsit bir kıyastır: ya yalnızca madde yönünden, ya yalnızca sûret yönünden, ya da her ikisinden.

al-Mirqāt · s. 53

Kendini sına

Şerhin açıkladıkları üzerine 3 soru. 10 üzerinden 6 veya daha fazlasıyla (iki yıldız) sonraki ders açılır.

  1. Soru 1

    el-Mirkât'a göre peygamberlerden alınan öncüller neden hitâbet değildir?

  2. Soru 2

    Cedelî kıyas neden oluşur ve cedelin amacı nedir?

  3. Soru 3

    el-Mirkât'a göre “Her mevcut, kendisine işaret edilebilendir” ne tür bir öncüldür?

Sıradaki ders: Hata sebepleri

Devam et →