ya , “Her cisim ve her mürekkep sonradan olmuştur; öyleyse her cisim sonradan olmuştur” gibi; ya da , “Güneş doğmuşsa gündüzdür; fakat gündüz değildir; öyleyse güneş doğmamıştır” gibi.
قالَ: القياسُ: هو قولٌ مُؤلَّفٌ من أقوالٍ متى سُلِّمتْ لَزِمَ عنها لذاتِها قولٌ آخرُ.
أَقُولُ: المَطلَبُ الأعلى، والمَقصِدُ الأقصى من الاصطلاحاتِ المَنطقيَّةِ المذكورةِ:
القياس، ورسموه: بأنه قولٌ مؤلَّفٌ من أقوالٍ. متى سُلِّمتْ لَزِمَ عنها أي عن تلك الأقوالِ لذاتها قولٌ آخرُ كقولنا: العالَمُ مُتغيِّرٌ، وكلُّ متغيرٍ حادثٌ، فإنه مركَّبٌ من قولينِ إذا سُلِّمتا لَزِمَ عنهما لذاتها العالَمُ حادثٌ، والمرادُ من القولِ أعمُّ من أن يكونَ مَعقُولاً، أو ملفوظاً، والمرادُ من الأقوال ما فوقَ الواحد ليتناولَ القياسَ المؤلَّفَ من القولين، والقياسَ المؤلَّفَ من أقوالٍ فوقَ الاثنين، فالقولُ الواحدُ لا يُسمَّى قياساً وإن لَزِمَ عنه لذاته قولٌ آخرُ كعكسِ المُستوي وعكسِ النَّقيض، وقولُهُ: متى سُلِّمت يُشِيرُ إلى أن تلك الأقوالَ لا يلزمُ أن تكونَ مُسلَّمةً في نفسِها، بل يلزمُ أن تكونَ بحيثُ لو سُلِّمتْ لَزِمَ منها لذاتها قولٌ آخرُ، ليدخلَ في التَّعريف القياسُ الذي مُقدِّماتُهُ صادقةٌ، والذي مُقدِّماتُهُ كاذبةٌ كقولِنا: كلُّ إنسانٍ جَمادٌ، وكلُّ جمادٍ حمارٌ، فإنَّ هذينِ القولينِ وإن كَذِبَا في نفسِهما إلا أنَّهما بحيثُ لو سُلِّمتا لزم عنهما كلُّ إنسانٍ حمارٌ، وقولُهُ لزم عنها: احترزَ به عن الاستقراءِ والتمثيلِ، لأنهما وإن سلِّم مقدماتُهما، لكن لا يلزمُ عنهما شيءٌ آخرُ لإمكان التخلُّف في مدلوليهما عنهما، وقولُهُ لذاتها: يُحتَرزُ به عن القياس الذي يلزمُ عنه بعد التَّسليمِ قولٌ آخرُ لا لذاته، بل بواسطةِ مقدَمةٍ أجنبيةٍ كما في قياس المُساواة: وهو ما يتركَّبُ من قولين بحيث يكونُ مُتعلِّقُ محمولِ أولهما موضوعَ الآخر كقولنا أ مساوٍ لب، وب مساوٍ لج، فإنَّ هذين القولين يستلزمان أ مساوٍ لج، لكن لا لذاتهما، بل بواسطة مقدَمةٍ أجنبيةٍ، وهي أن كلَّ مُساوٍ لمساوي الشيء مُساوٍ لذلك الشيء، وإنَّما قال: من أقوال ولم يقلْ من مقدماتٍ، لِئلا يلزمَ الدور، لأنَّ المقدّمةَ قد عرفوها: بأنها ما جُعِلتْ جزءَ القياس، فأُخِذَ القياسُ في تعريفِها، ولو أُخِذَتْ هي أيضاً في تعريفِ القياس لزمَ الدور.
Zikredilen ıstılahlarının en yüce hedefi ve en son maksadı şudur:
. Onu şöyle resmetmişlerdir: “sözlerden oluşan ve bunlar kabul edildiğinde onlardan”, yani o sözlerden, “bizzat başka bir sözün çıktığı sözdür.” Örneği şu sözümüzdür: “Âlem değişkendir ve her değişken sonradan olmuştur.” Bu, kabul edildiklerinde bizzat “Âlem sonradan olmuştur” veren iki sözden . “Söz”den kastedilen, akılda düşünülen ya da dille söylenen olmaktan daha genel olandır. “Sözler”den kastedilen, birden fazla olandır; böylece [tarif] iki sözden oluşan kıyası da ikiden fazla sözden oluşan kıyası da kapsar. Dolayısıyla tek bir söze, ve aks-i nakîzde olduğu gibi ondan bizzat başka bir söz çıksa bile kıyas denmez. Müellifin “bunlar kabul edildiğinde” sözü, o sözlerin kendi başlarına kabul edilmiş olmalarının gerekmediğine; aksine, kabul edilseler onlardan bizzat başka bir sözün çıkacağı şekilde olmalarının gerektiğine işaret eder. Böylece doğru olan kıyas da, öncülleri yanlış olan kıyas da tarife girer; “Her insan cansızdır ve her cansız eşektir” sözümüz gibi. Bu iki söz kendi başlarına yanlış olsalar da, kabul edilseler onlardan “Her insan eşektir” sonucu çıkacak şekildedir. Müellif “onlardan çıktığı” sözüyle ve temsili dışarıda bırakmıştır; çünkü onların öncülleri kabul edilse bile onlardan zorunlu olarak başka bir şey çıkmaz; zira ettikleri şeyin, onlara rağmen gerçekleşmemesi mümkündür. “Bizzat” sözüyle de, kabul edildikten sonra kendisinden bizzat değil, yabancı bir öncül vasıtasıyla başka bir söz çıkan kıyası dışarıda bırakır; kıyas-ı müsâvâtta olduğu gibi. Bu, birincisinin yükleminin müteallakı (bağlı olduğu şey) diğerinin olacak şekilde iki sözden oluşan kıyastır; “A, B'ye eşittir ve B, C'ye eşittir” sözümüz gibi. Bu iki söz “A, C'ye eşittir” sonucunu gerektirir; fakat bizzat değil, ancak yabancı bir öncül vasıtasıyla; o da şudur: bir şeye eşit olana eşit olan her şey o şeye eşittir. Müellif “öncüllerden” demeyip “sözlerden” dedi; bunu ancak gerekmesin diye yaptı. Çünkü [mantıkçılar] öncülü, kıyasın parçası kılınan şey diye tarif etmişlerdir; böylece kıyas onun tarifine alınmıştır; öncül de kıyasın tarifine alınsaydı devir gerekirdi.
قالَ: هو إمَّا اقترانيٌّ: مثلاً كلُّ جسمٍ مؤلفٌ، وكلُّ مؤلّفٍ مُحدَثٌ، ينتجُ: كلُّ جسمٍ مُحدَثٌ، وإمَّا استثنائيٌّ: كقولنا إن كانت الشمسُ طالعةً فالنهارُ موجودٌ لكنَّ الشمسَ طالعةٌ، فالنهارُ موجودٌ لكن النهارَ ليس بموجودٍ، فالشمسُ ليست بطالعةٍ.
أَقُولُ: القياسُ ينقسمُ إلى قسمينِ: اقترانيٍّ، واستثنائيٍّ، لأنه إذا لم يكن عينُ النتيجة، أو نقيضُها مذكوراً فيه بالفعل، فهو اقترانيٌّ كقولنا كلُّ جسمٍ مؤلفٌ وكلُّ مؤلِفٍ مُحدَثٌ، فكلُّ جسمٍ محدثٌ، وإن كان عينُ النَّتيجةِ أو نقيضُها مذكوراً فيه بالفعلِ، فهو استثنائيٌّ كقولنا إن كانت الشمسُ طالعةً فالنهارُ موجودٌ لكنَّ الشَّمسَ طالعةٌ، ينتج: فالنهارُ موجودٌ لكنَّ النهارَ ليس بموجودٍ، فالشمسُ ليست بطالعةٍ، وإنما سُمِّي الأولُ اقترانياً لكونِ الحدودِ فيه مُقترنةً غيرَ مُستثناةٍ، وإنما سُمِّي الثاني استثنائياً، لاشتماله على أداة الاستثناء، وهو "لكنَّ"، والمرادُ من كون عين النتيجةِ أو نقيضِها مذكوراً بالفعل في القياسِ: هو أن تكونَ طرفاها أو طرفا نقيضها مذكورينِ بالترتيب الذي في النتيجة.
iki kısma ayrılır: ve . Çünkü kendisi (aynı) ya da onda zikredilmemişse iktirânîdir, “Her cisim ve her mürekkep sonradan olmuştur; öyleyse her cisim sonradan olmuştur” sözümüz gibi. Sonucun kendisi ya da nakîzi onda bilfiil zikredilmişse istisnâîdir, “Güneş doğmuşsa gündüzdür; fakat güneş doğmuştur” sözümüz gibi; bu, “öyleyse gündüzdür” sonucunu verir; [ya da:] “fakat gündüz değildir; öyleyse güneş doğmamıştır.” Birincisine iktirânî denmesinin sebebi, onda terimlerin birbirine bitişik (mukterin) olup bir istisnâ ile ayrılmamış olmasıdır; ikincisine istisnâî denmesinin sebebi ise istisnâ edatını, yani “fakat”ı (lâkinne) içermesidir. Sonucun kendisinin ya da nakîzinin kıyasta bilfiil zikredilmiş olmasından kastedilen, onun iki tarafının ya da nakîzinin iki tarafının, sonuçtaki sıralarıyla zikredilmiş olmasıdır.
قالَ: والمُكَرَّرُ بينَ مُقدِّمتَي القياسِ فصاعداً يُسمَّى حدًّا أوسطَ، وموضوعُ المطلوب يُسمَّى حدًّا أصغرَ، ومحمولُ المطلوبِ يُسمَّى حدًّا أكبرَ، والمُقدِّمةُ التي فيها الأصغرُ تُسمَّى الصُّغرى، والتي فيها الأكبرُ تُسمَّى الكُبرى.
أَقُولُ: اعلمْ أنَّ المُشتركَ المُكرَّرَ بين مقدمةِ القياسِ فصاعداً يُسمَّى حدًّا أوسط، لتوسُّطه بين طرفي المطلوب سواء كان موضوعاً، أو محمولاً، أو مُقدَّماً، أو تالياً، وقد مَرَّ مثالُهما آنفاً، وموضوعُ المطلوبِ يُسمَّى حدًّا أصغرَ، لأنه أخصُّ في الأغلبِ، والأخصُّ أقلُّ أفراداً، فيكونُ أصغرَ، ومحمولُ المطلوبِ يُسمَّى حدًّا أكبرَ، لأنَّه أعمُّ في الأغلبِ، والأعمُّ أكثرُ أفراداً، فيكونُ أكبرَ، والمُقدِّمةُ من مُقدِّمات القياس التي فيها الأصغرُ تُسمَّى الصُّغرى، لاشتمالِها على الأصغرِ، فتكونُ ذاتَ الأصغر، وهذا ليس إلا معنى الصُّغرى، والمُقدِّمةُ التي فيها الأكبرُ تُسمَّى الكُبرى لاشتمالِها على الأكبر، فتكونُ ذاتَ الأكبر، وهذا ليس إلا معنى الكُبرى، واقترانُ الصُّغرى بالكُبرى في الإيجاب والسلب والكُلِّية والجُزئية يُسمَّى قرينةً وضَرباً، ولم يَذكر المُصنِّفُ هذا.
Bil ki iki ya da daha fazla arasında ortak olan ve tekrarlanan şeye (hadd-i evsat) denir; çünkü o, ister ister , ister ister olsun, aranan iki tarafı arasında ortada durur; ikisinin de örneği az önce geçti. Aranan sonucun konusuna (hadd-i asgar) denir; çünkü çoğunlukla daha özeldir, daha özel olanın fertleri daha azdır; dolayısıyla daha küçüktür. Aranan sonucun yüklemine (hadd-i ekber) denir; çünkü çoğunlukla daha geneldir, daha genel olanın fertleri daha çoktur; dolayısıyla daha büyüktür. Kıyasın öncüllerinden küçük terimi içeren öncüle (suğrâ) denir; çünkü küçük terimi içerir ve böylece küçük terim sahibi olur; suğrânın anlamı da bundan başka bir şey değildir. Büyük terimi içeren öncüle büyük öncül (kübrâ) denir; çünkü büyük terimi içerir ve böylece büyük terim sahibi olur; kübrânın anlamı da bundan başka bir şey değildir. Küçük öncülün büyük öncülle olumluluk ve olumsuzlukta, küllîlik ve cüzîlikte birleşmesine karîne ve darb denir; müellif bunu zikretmemiştir.